İstanbul sözün gelişi bir açıkhava müzesidir
26 Ocak 2012 15:37 / 51 kez okundu!
"Şimdi de deniyor ki, “UNESCO aslında bu köprüye tamamen karşı. Ama mademki masraf yaptınız bari şu, şu düzeltmeleri yapın da devam edin. ‘Bon pour l’orient’ yani şarka bu kadarı iyidir, diyerek izin verdi.” UNESCO Dünya Miras Listesi’nin bugüne kadar uyguladığı yaptırımları gözönünde bulundurduğumuzda burada görev yapan uzmanların İstanbul için böyle düşündüğüne inanmak mümkün değil. Ama maalesef çok değerli tarihçiler bile, üzerinde çok fazla düşünmeden böyle sözler edebiliyor."
-------------------------------------------------------
Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul’a gelen iki ünlü Fransız şehircisi, Henri Prost ile Le Corbusier namıyla bilinen Charles-Edouard Jeanneret’nin şehrin imarıyla ilgili birbirine zıt görüşleri vardı. Le Corbusier, İstanbul’daki, Doğulu, ahşap, mistik, bol ağaçlı yapıya övgüler düzerken Atatürk’ün davetiyle 1935 yılında İstanbul’a gelen ve bugün İstanbul’un günah keçisi haline getirilen Henri Prost tarihî yapıyı koruyarak şehrin ihtiyaçlarını karşılamanın yollarını aramıştı.
Le Corbusier’nin Atatürk’e yazdığı ve içeriği pek bilinmeyen mektupta, modern mimarinin kurucusu bir mimar olarak İstanbul’a yeni hiçbir şey yapılmamasını, var olanların korunmasını önerdiği rivayet edilir. Le Corbuiser’nin bir “pürist” ve “oryantalist” olarak gördüğü İstanbul’la ilgili, o dönem pek çok Batılı tarafından tekrarlanarak klişe haline gelen betimlemeleri ansiklopedilerde kaldı. Prost’un İstanbul için hazırladığı ve yalnızca yüzde 40’ı hayata geçirilen imar planı ise hâlâ yaşıyor.
Prost’un planı İstanbul’daki bazı olumsuzlukların sorumlusu olarak gösterilse de şehrin tarihi merkezlerinin korunmasında, bugün silueti bozduğu için çok tartışılan yüksek binalara tarihi yarımada çevresinde izin verilmemesi konusunda çok önemli katkılaı oldu.
Le Corbuiser ve Prost’un resmettiği iki İstanbul, şehrin geleceğiyle ilgili tartışmalarda oluşan tarafların fikrî altyapısını oluşturuyor. İstanbul’da “inşaata endeksli pür-liberal şehircilik” ile (Prost’u bu görüşle eşleştirmek pek mümkün olmasa da...) bugün sol tarafından temsil edilen, “bırakın olduğu gibi kalsın” anlayışı son olarak Haliç’e yapılan metro köprüsünde karşı karşıya geldi.
Süleymaniye Camisi’nin siluetini etkileyeceği gerekçesiyle, İstanbul’u Dünya Miras Listesi’nden çıkarılma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan Haliç Metro Köprüsü inşaatında yeni aşamaya geçildi. Köprünün çelik ayakları Haliç’e getirildi. Çok yakında köprünün yükselişini izlemeye başlayacağız. Bu gelişmeyle birlikte köprüye yönelik itirazlar da yeniden gündeme geldi. Köprü Haliç’in üzerinde belirince daha da çoğalacak tepkilerle ilgili bazı noktaları açıklığa kavuşturmak gerekiyor.
İlk olarak Dünya Mirası Komitesi bu köprü nedeniyle İstanbul’u “Tehlike altında yerler listesine alma talebini” gündemden çıkardı. Projeyi yapan mimarlar UNESCO’nun itirazlarını kabul ederek silueti etkileyen yüksekliği 87 metreden 47’ye indirdiler. Projedeki çelik halatları incelterek, ilk projedeki Süleymaniye’yi kapatan boynuzları kaldırdılar. Köprünün göz alıcı rengini de belirsizleştirdiler. Yani UNESCO’nun beklentileri karşılandı.
Şimdi de deniyor ki, “UNESCO aslında bu köprüye tamamen karşı. Ama mademki masraf yaptınız bari şu, şu düzeltmeleri yapın da devam edin. ‘Bon pour l’orient’ yani şarka bu kadarı iyidir, diyerek izin verdi.” UNESCO Dünya Miras Listesi’nin bugüne kadar uyguladığı yaptırımları gözönünde bulundurduğumuzda burada görev yapan uzmanların İstanbul için böyle düşündüğüne inanmak mümkün değil. Ama maalesef çok değerli tarihçiler bile, üzerinde çok fazla düşünmeden böyle sözler edebiliyor.
Bir diğer itiraz da, “Süleymaniye’yi marke edecek tel askı yerine düz bir köprü inşa edilsin.”
Ancak köprüler konusunda deneyimli uzmanlara göre bu düzlük daha fazla ayak anlamına geliyor ve her ayak Haliç’teki koruma altındaki doğal hayatı daha fazla yok ediyor.
Bunlar köprünün inşaatıyla ilgili teknik tartışmalar. Asıl tartışma şehri nasıl gördüğümüz. “İstanbul bir açıkhava müzesidir” vecizine kapılarak her türlü yeniliğe karşı çıkanların, İstanbul’un Le Corbusier’nin dönemindeki oryantalist havaya kapılarak övgüler düzdüğü şehir olmadığını görmesi gerekiyor. Üstelik Batı’da modern şehirciliği başlatan biri olarak İstanbul’la ilgili esrarlı, hülyalı şeyler söyleyen Le Corbusier bize gerçekten “Bon pour l’orient” demiş olmuyor mu?
***
ŞEHİR FISILTILARI
● Tarlabaşı’ndaki restorasyon projesi için pek çok kişinin yerinden edilmesi AKP çevrelerinde “Beyoğlu’nda seçimleri Kürtler kazanacak” dedikodularına neden oluyormuş.
● Taksim Yayalaştırma Projesi’ne karşı oluşturulan Taksim Platformu bilinçlendirme çalışmalarına başladı.
***
YENİ İSTANBUL ANSİKLOPEDİSİ
SADRAZAM KEMAL VE UYKULUK
Haliç’in kuzey kıyısındaki tarihî Sütlüce semtinde uykuluğuyla meşhur bir lokantadır ama kebaplardan balığa her türlü yemek de yapılır. Haftanın belirli günleri fasıl geceleri yapılan lokantada 24 saat hizmet verilir. Servis başlangıçlarında dağıtılan içli köftelerden bazılarını içine mavi boncuk yerleştirilir. Bocuklu köfteye denk gelen müşteriye hediyeler verilir. İstanbul’un salaş meyhaneleri arasında gösterilen Sadrazam Kemal’den başka Sütlüce’de uykuluk satılan 20 kadar lokanta daha var.
Ertan Altan
ertan.altan@gmail.com
Taraf gazetesi 23 Ocak 2012

